Page 615 - e mushaf TR pdf
P. 615
SUNUM Sayfa-1
Cüz'e Git 01 02 03 04 05 06 07 08 09 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Sunum Bölümü / Sunum sayfa 1
Sunum
Bütün başarıların ve güzelliklerin, kendi ihsanı sayesinde tamamlandığı Allah’a hamd, başta Hz. Muhammed aleyhissalatü
vesselam olmak üzere seçtiği kullarına selam ve ihtiram sunarak başlarım.
Kur’an-ı Kerim, alemlerin Rabbi sıfatı ile Allah’ın sözüdür. Görünen alemde görünmeyen alemin dili, gaybın lisanıdır. Büyük
kainat kitabının beşer ifadesine ezeli tercümesidir. Uhrevi alemlerin mukaddes haritasıdır. Ezeli ebede, yeri göğe, ferşi Arş’a bağlayan
nurani kopmaz zincirdir. Allah’ın insanı kurtarmak için yücelerden sarkıttığı sağlam ipidir.
Kur’an’ı kaynağı ilahi vahiydir. Hedefi insanlığın dünya ve ahirette mutluluklarını sağlamaktır. İçi halis hidayet doludur. İnsanlığa
hem bir fikir ve hikmet kitabı hem bir ahlak ve ibadet kitabı hem bir hüküm ve buyruk kitabı he bütün manevi ihtiyaçlarına merci olarak
çok kitapların özünü ihtiva eden adeta mukaddes bir kütüphane hükmündedir. Kur’an’dır bu! Bu kitaptır ki sanki bütün kitaplar onu
açıklamak için yazılmıştır.
Kur’an’dır bu! Zamanın geçmesi onu aşındırmaz. Alimler ona doymaz. Çok okunması usanç vermez. Ayet ve işaretlerinin iyici
düşünülmesi için her şeyi yerli yerinde yapan, her şeyden haberdar olan o Hakım-u Habır’den gelmiştir. Bu noktada, Tokyo Rasathane
Müdürlüğü yapmış bir zatın yirmi yıl kadar önce söylediği ve bir TV programında seyrettiğim bir tesbitini hatırlıyorum. Kur’an’ı kısa bir
süre inceledikten ve keşiflerinde rastlanabilecek orijinal bir tesbitle, şöyle demişti: “Anladım ki bu Kur’an, kainata çok yukarıdan bakan ve
her tarafını aynı anda gören bir varlığın sözüdür.” Söyleyen değil, söyleyen önemli. Evet Kur’an’dır bu! Varlığın ta kalbinden gelen sestir.
İşte onun içindir ki “En mühim haber’dir.
Hayat bu varlığın süzülmüş bir hülasasıdır, özüdür. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin, hem on beş asır önce yaşadığı fiili ve
dünyevi hayatı, hem de on günden bu güne devam edip dünyanın her tarafına yayılmış, her ırktan, her dilden insanları celbeden manevi
hayatı, hayattan ve kainatın aklıdır. Bu nur dünyadan çıkarsa, yer küremiz aklını kaybedecek, belki de şuursuz kalmış olan başını bir
gezegene çarpacak, bir kıyametli koparacak, müthiş sekeratı ile vefat edecek, böylece bu imtihan diyarı büsbütün kapanacaktır
Kur’an, İslamiyet manevi aleminin temelidir, mimarı planıdır. Projesidir. Onda Kur’an’ın dünya ufkunda doğduğu dönemden önce
geçmiş ümmetlerin kıssaları, Asr-ı Saadet’ten sonra gelecek asırların haberleri vardır. Onun orijinal, bedı manaları tükenmez, kıyamete
kadar gelecek her seviyeden okuyucularına yeni manalar ilham eder.
Unutmamak gerekir ki Kur’an ezeli ve ebedi bir kelam-ı ilahi olmakla beraber, Allah’ın tarihe bir müdahalesidir, tarihi bir gerçeklik
olarak gelen bir bildiridir, bir beyandır. Beşeri dildeki ifadeleri istiare ederek, emaneten kullanarak ezeli olan kelam-ı nefsi, kelam-ı lafziye,
yine beşer ifadesine bürünmüştür. Onun içindir ki, lahüti olması, “bu dünyadan” olmasına mani değildir.
Bu noktada, Kur’an bilgisinin çok önemli saydığım, temel bir prensibine varmış bulunuyoruz. Geniş kitlemizin Kur’an’a duyduğu
saygı pek değerli olmakla birlikte akli muvazene ile dengelenmeye muhtaçtır. Büyük bir çoğunluk Kur’an-ı Kerim’i, benzeri olmayan
lahuti bir kelam bilir. Fakat manasını anlama diye bir gayreti olmayıp, böyle bir eğitim almadığından, insan toplumları ile bu alemle pek
ilgisi olmayan fakat insanı buradan alıp başka aleme götüren lahuti bir musiki sanır. O derecede ki onun mealini okuyup da insanlar
arasında konuşmalara benzer ifadeler ihtiva ettiğini görünce tereddüde kapılır. “Kur’an denilen gerçeğin böyle anlamı olur muymuş?” diye
düşünür. Sanki “Kur’an-ı Kerim hep altın yaldızlı hatla yazılıp, müzeyyen Mushaf-ı şerif kaplarında duvarda asılı durup teberrük edilen
gizemli bir sanat eseri, lahuti bir musiki parçası olarak kalsaydı daha iyi olmaz mıydı?” diye düşünür.
Oysa Kur’an’ı iyi tanımak lazımdır. Birçok ayete göre, Kur’an aklın ve incelemenin konusu olmak üzere gönderilmiştir. Allah
Kur’an’ın anlaşılmasını istemektedir. Hatta Rahman suresinin ilk ayetlerinin bildirdiği üzere O Rahman, sırf Kur’an’ı anlasın diye insana
beyan öğretmiştir. Evet, beyan yani anlama ve konuşma hassası bunun için verildiğine göre, insanın yapması gerekn de, Kur’an’ı anlayıp
hidayetini düşünce ve davranışlarına taze kan gibi taşımak olmalıdır.
Şu halde Kur’an insana Rabbin irşadlarını, talimatlarını iletmek için gelmişse, elbette insanların kullandığı kelimeleri ve ifade
şekillerini kullanacaktır. Aksi halde Kur’an bir şeyler bildirmek için değil, bildirmemek için gelmiş olurdu. İşte bu gerçeği bilmek, meal
okuma işinin temelini teşkil eder.
Allah Teala “Aklınızı kullanıp anlayasınız diye Biz onu Arapça bur Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf Suresi, 2) buyurur. Bu ayetten
açıkça anlaşıldığı üzere Kur’an’ın manası gibi lafzı da vahiy eseridir. Zira Arapça olma, manasının değil, lafzının bir özelliğidir. Ayetin
aslındaki ilk cümle bunu bildirirken ikinci cümlesi de Arapça kılınmasından maksadın, Kur’an’ın manasının anlaşılması olduğunu
bildirmektedir. Böylece Arapça aslını anlamaları mümkün olmayanlar için “Kesinkes onu insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve
gizlemeyeceksiniz.” (Al-i İmran Suresi, 187) gereğince, insanların kendi dilleri ile, mümkün olduğu kadar açıklanmasının da kesin bir
ihtiyaç olduğunu bildirir. Fakat hemen söyleyelim ki tercümelerinin Kur’an olmasına imkan ve ihtimal yoktur. Çünkü bu ayet Kur’an’ın
Arapça olarak indirildiğini açıkça bildirmektedir. Bunun içindir ki alimlerimiz “Türçe Kur’an”, “Farsça Kur’an”, “İngilizce Kur’an”
demenin, bu ayeti inkar etme manasına geleceğini söyleyerek Müslümanları uyarmışlardır.
Önceki Sayfa Sonraki Sayfa
Sayfa Başı index Alfabetik
SUNUM Sayfa-1

